Katreden Ummana



Katreden Ummana

''Nerede olduğunun farkında mısın'' deyip geçip gitti gizemli bir ağabey. Kulağıma fısıldarken de eliyle pantolonuma kenarı ıslanmış bir kağıt bırakmıştı. Gizemliydi evet. Fakat onu gizemli yapan, sorusunun gizemli oluşuydu elbette. O an, anlayamadığım birçok şey dikildi önüme ve kalakaldım. Bunlardan biri de soruyu sorduğu anda cevabı beklemeden koşarak dar bir ara sokağa girmesiydi. Bu gizemli ağabeyin yanımdan geçerken kulağıma fısıldayışındaki titreyen sesi bana bir şeyler fısıldadı. ''nerede olduğunun farkında mısın'' sorusunun cevabı ne ''evet'' ne de ''hayır'' olabilirdi; ikisi de değildi. Onun cevabımı beklememesinin sebebi, sorusunun içine sakladığı sırlı bir nasihatti. Nasihat ise ''Ne yapıp et, nerede olduğunun farkına var'' olabilirdi. Aslında ağabeyin pantolonuma bıraktığı kağıdı elime aldığımda bir şeyler yazdığını görmüştüm fakat onu hemen geri yerine koydum. Okuyamadım, okumak istemedim, isteyemedim nedense. Bu kağıttaki yazıların her satırı sadece zamanı geldiğinde okunabilirdi sanki. Buna kendimi çok ama çok inandırmıştım. Zîrâ yaklaşık 45 dakika önce en az bu ağabeye benzeyen ve onun gibi acelesi olan bir yıldızın kayışını izliyordum. Kendime bir söz verdim. ''Ne zaman günbatımında bir yıldızın kaydığını görürsem o zaman bu notu okuyacağım'' Belki bu notlarda o ağabeyin esrarını çözecek cümleler vardı. Fakat ben yolumu çoktan çizmiştim. Eğer bu gizemi çözeceksem, bu şehrin caddelerinde, sokaklarında ve insanlarında çözecektim. Bu yüzden o notu annemin bana aldığı siyah renkli, küçük ve ince cüzdanıma koydum.

Bir genç olarak yeterince olgunlaşmadığım için sorunun boyumu aştığını düşünüyordum; fakat ben yine de başladım etrafa bakınmaya. Etrafa bakarken sanki boyunları tutulmuş gibi dik kafalı insanların gözlerinin ucu ile bana baktıklarını görmüştüm. Gözlerinin ucundan az da olsa zihinleri beliriyordu. O belirtiyiti küçük ellerimle yakalayıp avucuma aldım ve izledim teker teker. Bulunduğum yerle ilgili türlü meşgûliyetlerle dolu olsa da buranın tanımını yapabilecek bir toz zerresinden dahi yoksundu bu zihinler. O an anladım ki bu soru yalnız beni değil koca koca insanların dahi boyunu aşan bir soruymuş. Boyu uzadıkça insanlığı alçalan insanlar topluluğunu görmek ne acıydı.

Bu dünya hastalıklı. Fakat biziz onu hasta eden. Bunu, tek başıma evden çıkıp sokakta arkadaşlarımla oyun oynayabilecek yaşa geldiğimde fark etmiştim ilk defa. 2000'li yılların başıydı. Arkadaşlarımla sokakta ebelemece oynarken sokağımızda bulunan tekstil atölyesinde kavga çıkmıştı. Kavganın nedeni bir çalışanın üç aydır ücretinin ödenmemesiydi. Kavgada o adama bıçak çekmiş ve onu yaralamışlardı. Bu olayda ilk defa dünyadaki adalet eksikliğini fark etmiştim. Eli bıçaklı adamın keskin bıçağına, çatık kaşlarının arasına, pis tırnaklarına ve nefesine bulaşmıştı bu adaletsizlik... Bu adaletsizliğin yalnızca o atölyenin içinde mahpus olduğunu düşünüyordum başlangıçta. Meğer o, uzun yıllar önce dünyada insanlara çoktan boyun eğdirmiş ve hükümranlığını ilan etmiş. ''İnsanlar onunla savaşması gerekirken, birbirlerine karşı silah olarak kullanmış ve gücünü gün geçtikçe daha da artırmışlar farkında olmadan'' derdim eskiden. Meğer ''farkında olmadan'' kelimeleri fuzûlî bir fazlılıkmış sadece. Yanımdan geçerken dik kafalılıklarından anladım bunu. Başlarını dik tutunca, içlerinde besleyip büyüttükleri adaletsizliğin görülmediğini zannediyorlardı.

Adaletsizliğin o tekstil atölyesinde mahpus olduğunu zannederken, zamanla anlayabildim asıl bizim koca koca şehirlerde hapis hayatı yaşadığımızı. Hatta burada kendimiz için çalıştığımızı zannetmek gibi bir hatanın da içine düşmüşüz. Medeniyet, her ne kadar insanlığın önemli bir yapı taşı olsa da içi adaletsizlikle pisletilince insanların insanlığını yok eden bir katile dönüşüyor. İşte ben bu adaletsizliği insanların ense kökünde ve parmak uçlarında, bina duvarlarında, sokak girişlerinde, araba farlarında ve adını sayamayacağım bir çok yerde o yapışkan ve üreyici hâliyle apaçık görebiliyor ve hatta koklayabiliyordum. O kadar ki bu durum beni nefessiz bırakıyor ve boğuyordu. Şehirde geçirdiğim her saniye bir öncekinden daha da zorluyordu beni. Kendimi resmen hapis hayatı yaşayan bir mahkum gibi hissetmeye başlamıştım.

''İnsanlar, kendilerini olabildiğince özgür zannettikleri şu çağda alabildiğince köle olmuşlar.'' Şehirde son derece etkili bir büyünün etkisi altındalar sanki. Sırtlarında çırpıp havalanabildikleri kanatları olduğunu zannediyorlar. Onlar kibirli, bazen de ekşili yüz ifadeleriyle sırtlarındaki olmayan kanatlarına bakarken, ben bileklerinde kanlarının ilerleyişini dahi engelleyecek kadar sıkı ve sağlam bir kelepçenin üzerine vuran güneşin ışıltısını seyrediyordum.


Özgürlük çığırtısı etrafı sapsarı bir bulut gibi sarmış, yapıştığı tenlerin üzerine siniyordu insanların. Cesaretimi toplayıp bu çığırtının altına inip yakından baktığım esnada çığırtının o pis salyalarını ve keskin dişlerini görünce hemen oradan kaçtım. İnsanlar özgürlüğü çok güzel ve masum bir şey zannediyorlar. Fakat kötülüğün bunu birlik ve beraberliğin parçalanması için kullandığından habersizler. Özgürlük o kadar dile dolanmış ki dili kördüğüm etmiş ve kullanılamaz hâle getişmiş ve o an için kim olduğunu bilmediğim kötülük, kendilerini özgür zanneden kölelerin dili olmuştu.

Belki burada bana özgürlüğün anlattığım kadar kötü ve tehlikeli olmadığını söylemek istersin genç çocuk. O halde ben de sana şunu derim; mesele özgürlüğün kendisi değil, özgürlüğü sana kimin sunduğudur. Sen bir günbatımı vaktinde atının üstünde sakince ilerlerken, güneşin battığı yerde bir okçu belirir ve sana doğru okunu fırlatır. Ancak sen bu okun ecelin mi yoksa ab-ı hayâtın mı olduğunu ok hedefe ulaşmadan asla bilemezsin. Ta ki ok senin hemen arkanda, sırtına ok saplamak üzere olan bir katilin alnına saplanana kadar... ok aynı ok, ancak okun sahibidir önemli olan. Özgürlüğün de oktan hiçbir farkı yoktur bu bağlamda... Mesele özgürlük değil onu sana kimin sunduğudur. Kötülük senin masum bir atlı rolüne bürünmeni ister her zaman. Zîrâ böyle olunca senin de kolay bir lokmadan farkın kalmıyor. Katil senin kurtarıcına yakın olmanı kendi güvenliği için asla istemez. O yüzden seni ondan uzaklaştırmak için elinden geleni yapar.

İşte bu yüzden özgürlüğün peşinden koşmak ne bir mahâret ne de gidilesi bir yoldur. İnsan asla bağımsız olamıyor. Bunu, onların kirpikleri arasındaki gözlerinin korku dolu gözlerine baktığımda anladım. Sahiplerinin zihinlerine her ne kadar gerçeği göstermek isteseler de kirpikler keskin ve zehirli hançerlere dönüşmüş yalnızca kendilerinin istediği görsellerin içeri alınmasına izin veriyorlar. İnsanlar her an bir şeylerden etkileniyor ve etki altına girdiği her neyse artık o oluyor. O etkiye göre düşünüp seçiyor ve hareket ediyor. Anladım ki mesele özgürlük değil; bağmış. Özgürlük denen şeyin arkasında kölelik saklanıyor bu dünyada. Özgür ol diyenlerin bunu demesindeki kasıt insanları bağlı olduğu inancından soyutlayıp kendi etkisi altına almak... İnsan her şeyi başarabilir ama asla özgür olamaz. O tıpkı bir su gibi; bulunduğu yerdeki tüm unsurlar onu etkileyebiliyor.

Aradan birkaç yıl geçmişti. Biraz daha büyümüş ve olgunlaşmıştım. Bir gün binamızın en üst katında bulunan evime varmak için merdivenlerden çıkmıştım. Tam kapıyı çalacaktım ki yukarıda çatıya açılan paslanmış demir kapağın kilidinin açık olduğunu fark ettim. İçimden bir ses binanın çatısına çıkıp şehre oradan bakmam gerektiğini söylüyordu. Hızlı bir kararla çatıya yöneldim ve tırmandım. Hayatımda ilk defa binamızın çatısına çıkıştım. ''Şehre yukarısından bakmak içerisinden bakmaktan çok daha farklıymış meğer'' dedim içimden. Ayaklarıma öyle bir yükseklikte fazla güvenemediğimden ellerimle binanın bacalarını sıkıca tutuyordum. Ayrıca burada rüzgarın daha kuvvetli esişi içimi ürpertiyordu. Şehre bakmak için çıktığım bu çatıda dikkatimi başka bir şey çekti. Güneyde uzaklarda küçük bir mavilik... Dikkatlice baktığımda onun bir deniz olduğunu fark ettim. O kadar uzakta ve küçücük görünmesine rağmen kalbimdeki harâreti o narin elleriyle alıp yanıma bırakmıştı. O an gerçek bir yolculuğun beni beklediğini anladım.

   Hızlıca sokağa inip güneye doğru yürüdüm. Yolculuğumun süresi beklediğimden de uzun olsa da sonunda denizin kokusunu duyabiliyordum. Denize yaklaştıkça yüzümdeki tebessüm artıyordu. Kalbimin mutluluktan elleriyle yanaklarını sıkıca tutuşunu ve daha da hızlanmam için göğüs kafesimi tekmeleyişini gördükçe tarifsiz bir heyecan ayaklarımdan saç diplerime ve dudaklarımdan akciğerime kadar beni etkisi altına aldı. Kalan son sokakları ve caddeleri de geçince o engin deniz muhteşem sesiyle ve görüntüsüyle önümdeydi artık. denize dizlerime kadar girerken aklıma ıslanan ayakkabılarım ve pantolonum hiç gelmedi. Galiba mutluluk denen şeyin ne olduğunu ilk defa anlamıştım. Burada, sokakların içine inatla sinen o tüm iğrenç unsurlar yoktu. Daha önce köyümüzdeki ırmakta yüzmeyi öğrendiğim için üstümü çıkarıp denizin kucağına bıraktım kendimi. Batmak üzere olan güneş de narince ısısıyla yanaklarıma ve gözlerime üflüyordu. Sonra işte denizden çıkıp kıyafetlerimi koynuma almış bir şekilde kumsala yürüdüm ve kıyafetlerimi giyindim. Günbatımı vaktinde kollarımla dizlerimi sarmış halde otururken bir yandan denize bir yandan da batmakta olan güneşe bakıp derince daldım tefekkür denizime... Bir denizin beni bu kadar mutlu edişi hiç normal değildi. Bunun cevabı da denizin diplerinde değil tefekkür âlemimde olduğu kesindi. Ben tefekkür denizimde dalmış giderken güneşin battığı yerde bir parıltı gördüm. Beyaz renkli arkasında da kırmızı kırmızı yanan parçalarıyla bu resmen bir göktaşıydı. Denize düşen bu küçük gök taşı beynimde yıldırım etkisine sebep oldu. Aklıma birkaç yıl evvel bana ''nerede olduğunun farkında mısın'' deyip cebime bir not bıraktıktan sonra koşarak arkamdaki ara sokağa giren ağabey geldi. Aceleyle pantolonumdan cüzdanımı çıkardım. Denize girdiğimde kıyafetlerimi çıkarırken pantolonumun cep bölümü suya girmişti. bunu fark ettiğim anda pantolonumu sudan çıkarmıştım ama yine de kağıdın kenarı biraz ıslanmıştı; fakat yine de okunabiliyordu. yazılanları okuduğum anda beynimde çakan şimşekler bin misli daha şiddetlenmişti resmen. Yazıları okudukça her şey bir yapboz gibi yerli yerine oturuyordu. Notun sonunda yarım saat içinde ara sokağa gir yazıyordu. Hemen hazırlanıp koşabildiğim kadar hızlı koştum. beynimde çakan şimşekler sırtımda kanat olmuştu sanki de uçar gibi hızlıydım. yarım saat içinde bana bu notun verildiği caddeye vardım. Hızla ara sokağa doğru koşarken o sokağın önünde genç bir çocuk gördüm. Ona olanları deli gibi anlatmak istiyordum ancak öylesine heyecanlıydım ki ağazımı açtığımda bile dişlerim birbirine çarpıyor ve sesim titriyordu. Ayrıca vaktim çok az olduğu için acelem vardı. Fakat yine de ona doğru koşup ''nerede olduğunun farkında mısın'' diyebildim ve elimdeki kağıdı onun cebine koyup hızla o ara sokağa girdim. Yaklaşık on metre ilerledikten sonra sağ tarafımdaki duvarda gerçekten de küçük bir çukur, çukurda da eski bir kağıt vardı. Kağıtta şu yazıyordu:

     "Ey Niyâzî katremiz deryaya saldık biz bugün
     Katre nice anlasın umman olan anlar bizi"

     Bu yazılarımı okuduysan acele et genç çocuk. Yarım saat içinde ara sokağa gir.

Yorumlar

  1. Çok güzel bir yazı , hayata farklı bir açıdan baktıracak cinsten

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Size böyle hissettirmesi beni mutlu etti, teşekkür ediyorum :)

      Sil

Yorum Gönder