Cehrimavera X1070 - 1. Bölüm


Okurken aynı anda dinlemek istersen:

Cehrimavera X1070 

Başlangıç I

Sonunda ısırgan otlarından, aşağı yukarı bir kitabı tamamlamama yetecek kadar kâğıt parçası üretmeyi başardım ve onları özenle bir araya getirdim. Zaman algımı hâlâ toparlayamasam da kabul etmek zorundayım: uzun yıllardır buradayım. En yakın kırtasiyeyle aramda haftalar, belki aylar; yani koskoca bir ufuk var. Dolayısıyla ihtiyaç duyduğum neredeyse her şeyi kendim yapmak zorunda olduğum bir yerdeyim.


Sana söz veriyorum.

Eğer yakalanmazsam, bitirebilirsem ve her yolu tıkayan o kahrolası imkânsızlığın daracık aralığında oluşturduğum, gözle bile görülmesi zor ihtimallere tutunmaya çalışan zavallı planlarım başarılı olursa… bu kitap sana ulaşacak. Hani, annenin “yazıları dijital ekrandan okumakla geleneksel, dünyevi bir kitaptan okumak arasında çok fark varmış” dediğini söylediğinde, şaşırmış bir hâlde “İnan bana, o çok haklı” diye cevap vermiştim sana. Fakat nedenini anlatamamıştım. Çünkü bu, evvela hissetmen gereken bir şeydi ve sen, öyle bir kitabı eline almadan hissedemezdin; hissetmeden de anlayamazdın aradaki farkın kastını.


Tabii ben, ısırgan otu gibi organik bir malzemeden oluşturup sana ulaştırmayı amaçladığım bu kitabı, sırf nasıl hissettirdiğini tecrübe et diye yazmıyorum şu an.


Bana demiştin ki:

“Ben yalnızca içinde yaşadığın dünyayı değil; en az onun kadar değerli, bana onun kadar uzak olan ve onun içinde yaşayan bir başka dünyayı, yani seni tanımak, öğrenmek ve hissetmek istiyorum. Evet o yeşil, mavi gezegeni hep merak ettim; yıllarım, çocukluğum ‘neden orada doğmadım’ diye sızlanıp durmakla geçti. Ama bu sızlanmalar, bana gönderdiğin yazıtları ve sana yeterince anlatamadığım atalarımdan miras kalan o eski hatıratları okudukça değişti.”

Ben de “Belki sana öğreteceğim çok bir şey yok ama anlatacağım çok fazla şey var” demiştim. Şimdi o sözümü yerine getiriyorum.


Granit masamın sağ köşesinde üst üste ve düzgünce duran sayfalardan en üsttekini tutup önüme çektim ve tahmin et ne oldu: yazarlığımın ilk sakarlığı. Hani o özenle bir araya getirdiğimi söylediğim sayfalar var ya… artık dağınık ve masamın sağ köşesine saçılmış bir hâlde özensizce duruyorlardı. Başımı eğip utançtan sağa sola çevirdim, sonra kendi kendime, “Olsun, sayfayı çekebildim sonuçta. O en üstteydi, bu yüzden bir kitabın ve tabii hayatımın da başlangıcının yazılacağı ilk sayfa olmayı hak ediyordu” dedim. Kitabın ilk sayfasını belirlerken onun en üstte olması yeterli gelmişti o an. Fakat elime kalemi alıp hemen önümdeki o boş parçaya yaklaştığımda, şaşkınlıkla geri doğruldum. Bu garip ve gölgesi bol dünya hikâyesinin içinde, kendimi anlatırken nereden başlayacaktım? Başlangıç, yalnızca bir kelime olarak düşünüldüğünde anlaması çok basit bir kavram öyle değil mi; ama söz konusu insan olunca, böylesine basit bir kavram bile, zihni, büyük bir karmaşa haline sokuyormuş meğer.


Kalemin arkasıyla masaya hafifçe vurup etrafta oluşan yankıyla kulaklarımı meşgul ederken zihnimi toplamaya çalıştım ve bazı soruların içine attım kendimi. Başlangıç; hiçbir ayrıntısını hatırlayamasam da doğduğum o ilk an olabilir mi, ya da hatırlayabildiğim ilk anım. Kaderimin kırılma anlarından biri de olabilir, ama biriyse hangisi? Belki de aldığım veya benim için alınan büyük bir karar, bir fikirdir başlangıcım. Kalemin arkasını masaya vurmaya bırakıp onu iki elimle tutmaya ve her nedense incelemeye başlamıştım ki deprem olduğunu hissettim. Sarsıntı nihayet bittiğinde tavanın bazı yerlerindeki ince çatlaklardan aşağı doğru tozlar döküldüğünü fark ettim. Bu tozların bir miktarının, granit masamın sağ köşesine saçılmış, düzensiz sayfalardan birinin üzerine doğru yavaşça döküldüğünü gördüm. Yüzümde önce bir şaşkınlık ardından bir tebessüm belirdi.


Evet Mavera! Artık nereden başlamam gerektiğini biliyorum ve hangi sayfadan... Onu elime aldım, üfledim ve önüme koydum. Burası geniş bir mağara. Ama bir zamanlar vücudumu zar zor sığdırdığım, birkaç gün geçirdiğim küçücük, daracık bir indeydim. Şu an bu sayfaya dökülen tozun çok benzeri, işte o inde uyumaya çalışırken sık sık yüzüme dökülüyordu ve beni uyandırıyordu:


Üçüncü gün, akşama doğru yine uyanmıştım; o dar ve karanlık inimde.

Bu seferki ne dışarıdan gelen yabancı ve tedirgin edici bir sesti, ne de “içeri es de biraz hava alayım” diye yalvardığım rüzgârın yüzüme kum ve toz püskürtmesi.


Uyanmıştım, çünkü saklanamıyordum artık.

Altı gündür geceleri karanlığı kendime örtü yapıyor, gündüzleri ağaçların, çalıların, kayaların arasına siniyordum. Ardımda iz bırakmamaya özen gösteriyordum. Çünkü kaybetmeyi asla göze alamayacağımı düşündüğüm şeye, yani bir hayata sahiptim. Zaten o, dünyada sahip olduğum yalnızca iki şeyden biriydi.


Yine de daha fazla saklanamayacağımı hissediyordum ve kadar uğraşsam da bu hissin kuvvetine karşı koyamıyordum. Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum; bu dar karanlığın içinde anlayacağıma dair inancım da kalmamıştı. Uyansam da etrafa hemen bakamadım. Tozla mühürlenmiş göz kapaklarımı sildim önce. Sonra gözlerimi açıp içeri doğru ince ince sızan ışık hüzmesine çevirdim onları. Bir süre o ince parıltıyı seyrettim. Ardından başımı eğip biraz daha düşündüm. Birden alnımı, “saklanmaktan vazgeçiyorum”un bir ifadesi olarak toprağa hafifçe vurdum ve kayalığın altındaki küçük inimden sürünerek çıktım dışarı. Yarı baygın hâlde, üç gündür güvenilir birinin geçmesini beklediğim toprak yolun kenarına kadar o toprağa botlarımı sürte sürte yürüdüm ve durdum, başımı eğdim; günlerdir neredeyse hiç beslenememekten ve altı gün önceki köy baskınında aldığım irili ufaklı yaralardan yıpranmış vücuduma ilk defa bu kadar detaylı bakıyordum. Botlarımın biri parçalanmış, diğeri ona yaklaşmıştı. Pantolonumun diz kısımları paramparçaydı. İçinde ihtiyaç duyduğum neredeyse her şeyi barındıran çantamı daha ilk anlarda aptalca bir şekilde kaybetmiştim. Fakat gördüklerim; aç, susuz, yaralı vücudumun ve kirli, yırtık kıyafetlerimin çok ötesindeydi. Bir insan avcunun arasında binlerce parçaya bölünen, kupkuru bir gazel yaprağı gibi ufalanan hayallerimdi gördüklerim… İşte o ufalanan, toza dönüşen hayaller, sahip olduğumu söylediğim o iki şeyden ikincisiydi. Kıyafetlerimin ve ruh hâlimin durumunu görmek için eğdiğim başımı aniden biraz kaldırdım. Sağa doğru baktım. Çünkü bir arabanın sesini duymaya başlamıştım; hem de günler sonra!


Heyecanlandım.

Ama geçmişte ufacık bir çıt sesiyle bile irkilen ben, şimdi çok da korkmuyordum. Çünkü bu korkusuzluk, cesaretin değil, pes etmiş bir ruhun rahminden doğmuştu. Kulaklarımın duyacağı şekilde, “Galiba benimle alakalı her şeyin sonu geliyor,” dediğimi hatırlıyorum. Bulunduğum yerin yakınlarında hiç köy yoktu; beni yakalayıp öldürmek için arayanların aracı olma ihtimali çok yüksekti bu yüzden.


Ama yine de o sonun, bana, kenarında durduğum toprak yoldan bile önce, geçmişte kurduğum, şimdiyse bir toz bulutuna dönüşmüş hayallerimin savrulduğu zihnimden taşıp ulaşacağını hissediyordum.


Araç bana yaklaştıkça sesi daha da belirgin hâle geliyordu. Onun irice bir araba olduğunu artık biliyordum ve askerî olduğuna emin olmuştum. Önüme döndüm, başımı eğdim ve hemen arkamdaki ağaca doğru geri geri yürüyüp ona yaslandığım anda düşercesine yere çöktüm. Güçsüz bedenime o anki belirsizlik hâli çok ağır gelmişti anlaşılan.


Gözlerimi kapadım ve beklemeye başladım.

Arabanın biraz geride durduğunu, bir süre bekledikten sonra kapının açıldığını duydum. Ama nedense bağırış çağırış hiç işitmiyordum. “İşte buradasın hain, seni korkak! Komutanımız senin girdiğin evde ölmüş ve sen kaçmışsın, yoksa onu sen mi öldürdün, he? Gel şimdi buraya!” gibi sözleri işittikten hemen sonra askerî sert botlardan biriyle suratıma şiddetli bir tekme gelir diye düşünüyordum her gün. Ama ne kulaklarım o türden sözler işitti ne de suratım acımasız bir tekmeyi yedi; hayır, bunların hiçbiri olmadı. Duyduğum tek şey, bir insanın sakin adımlarla bana doğru attığı adımlardı. Artık tam önümde olmalıydı. Kıyafetlerinden çıkan sesten bana doğru eğildiğini anladım.


Başlangıç sayfası için garip bir hatıra seçimi, değil mi? Ona güç veren tüm hayalleri toza dönüşen ve nihayetinde pes eden; bir başlangıçtan ziyade iliklerine kadar sonu hisseden bir insan. Ama inan bana, sayfanın üzerine süzülen tozu görüp şaşırdıktan sonra yüzümde beliren tebessümün bir sebebi vardı.


Tamam, başta heyecanlandım demiştim ama o an gerçekten korku hissettim ve biliyor musun, yeniden korktuğuma neredeyse sevinmiştim. Çünkü şu ana kadar askerî hiçbir belirti vermemişti ve içimde “yoksa” ile başlayıp devam eden bazı ihtimaller oluşuyordu.


Toplayabildiğim cesaret yalnızca sol gözümü yarım açıp bakmak oldu. Üzerindeki kamuflaj kıyafetini görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki ve gözlerimi ani bir korkuyla kocaman açtım ama net bakamadan başımı eğebildiğim kadar eğdim. Bana güldüğünü duydum ve su matarasını görebileceğim kadar uzatıp eğdiğini gördüm. Onu titrek ellerimle alıp bir süre sonra içmeye başladım. Suyu içerken fark ettim ki bu kamuflaj tam olarak askerî değil. Evet, evet... değil. Bunu fark ettiğim anda hızla başımı kaldırıp ona baktım. Bu adamın odun için ormana gitmiş ya da gidecek bir hâli vardı ama kıyafeti pek de yıpranmamıştı; yeniydi.


Suyu tam da yeniden içmeye davranmıştım ki bana, “Sen Saklı Diyar’ın ya bir yerlisi ya da kaybolmuş yolcusu gibisin,” dedi. Bu garip sözü gülerek ve tebessüm ederek söylemişti.

“Hayır efendim, her ne kadar yıpranmış olsa da üzerimdeki kıyafetlerden anlayacağınız üzere Mingen şehir devletinin savaşçısıyım,” diye cevap verince yine gülümsedi: 

“Aa! Ben de oralıyım, seçkinler sınıfındanım; yani sur içinde yaşıyorum,” dedi.


Aldığım cevap karşısında o kadar şaşırdım ki… Bu adam resmen seçkinlerden olduğunu söylüyordu ve hatta benimle konuşuyordu. Utançtan cevap veremedim.

Kolumdan tutup, “Hadi kalk bakalım, karavanımda misafir etmek istiyorum seni. Şanslısın çünkü öğle yemeğine yetiştin,” dedi.


O büyük aracın ismi karavanmış. Başta özel bir isim sanmıştım; ama işte bu da benim ilk koca cahilliğim! 


Yorumlar